Karakter boyutu :
Metni küçült
Metni büyüt
Öze Güvenli Bir Yolculuk!
10 Şubat 2015 Salı 15:06
“Ya Rab!” diyordu tüm samimiyetiyle. “Beni bir an bile nefsimin ellerine bırakma. Bana şu fani dünya hayatında kendimi bulmam için yardım et. İlim ve hikmet kapısını sonuna kadar aç. İnanıyorum ki; kendini hakkıyla okuyan/bulan/bilen Seni de bulur/tanır. Bana lütfettiğin yeteneklerin keşfinde yolumu aydınlat. Göğsümü genişlet. Öz güvenimi pekiştir. Bana bahşettiğin güzellikleri, yolunda harcama bahtiyarlığını yaşat...
Yıllarca ailesinin ‘sen beş para etmezsin’ nev’inden bakışları altında ve ‘zaten becerseydin şaşardım’ cihetinden söylemleriyle yaşamıştı. Bu hali okuldaki başarısı bile değiştirmemişti. Öyle ki bazen okuldaki başarısının bir takım ‘tesadüfler’ sonucu kendi çabası dışında geliştiğini bile düşünüyordu. Ara sıra babasının o ruhunu okşayan ve kendine o an için güvenmesini sağlayan söylemleri de olmasa kendini hepten salıverecek ve gerçekten de koca bir ‘hiç’ olduğu zannına kapılacaktı. Tabi bir de öğretmenlerinin övgü dolu sözleri…

Dalıp gittiği mazi sayfaları arasında en ön plana çıkan hakikatin; yaşamın en önemli evresinin çocukluk olduğu kanaatine varmıştı. Henüz çocukluğa veda etmediği o ilk 12 yıllık yaşamındaki izler o kadar derindi ki; hala belirgin bir halde üstelik tazeliğini de koruyordu zira…

Ailesince ‘işe yaramaz’ damgası yemesi, aradan geçen onca yıla rağmen yâdındaki sıcaklığını/tazeliğini hala koruyordu. Evdeki bir takım işlere güç yettirememesi, yaptığı işi yüzüne gözüne bulaştırması ve beceri yönünden annesine ve ablalarına çekmemesiydi belki de, asıl sorun! Peki, bu gerçekten de bir sorun muydu? Aradan geçen yıllara rağmen bunu sorgulama gereği duyuyordu şi mdilerde. Öyle ya okuma, yazma ve anlama kabiliyeti yüksek düzeyde olmasına rağmen ‘ev işleri’ sınıfına giren bir takım konularda tabiri caizse sınıfta kalacak düzeydeydi. Ya da anca ‘geçer’ not alabilecek seviyede… İşte bu durum onu ailesindeki bireyler nezdinde -diğer kız çocuklarına nazaran- ‘beceriksiz’ biri kılıyordu. Bunun hiç de adil bir yaklaşım olmadığını biliyordu lakin çoğu zaman bu ithamı hak ettiğini de düşünmüyor değildi…

Oysa geçmişin sayfalarını bir bir çevirdiği şimdilerde; işi duygusallıktan ziyade ‘doğru bir tahlile’ vurması ve açtığı pencereden nefretle/öfkeyle bakmaktan ziyade ibretle bakması gerektiğini düşündüğünden hiçbir çocuğun böyle ya da benzer bir ithamı hak etmediğini anlar gibiydi… Zira her insan fıtratına kodlanmış birbirinden farklı bir takım yeteneklerle/özelliklerle çıkarılıyordu yaşam sahnesine. Onu keşfedecek bir anne-baba, kardeş-arkadaş olması ne derece elzemse kendisinin aklı ermeye başladığında kendini okuması; kendindeki yetenekleri keşfe çıkması da o derece elzemdi. Bu yolculuk er ya da geç gerçekleşmeliydi. Aksi halde öz güveni yara almış biri olarak; ezik ve sinik bir halde hayat perdesini kapatmaktan başka çıkar yolu olmayacak ve insanı kâmil olma yolunda ilerleyemeyecekti…

“Acaba bu yolculuğun neresindeyim?” diye sordu öz benliğine. Muhatabı direkt kendi benliğiydi:

“Söylesene! Yolun henüz başında mısın? Yoksa farkında bile değil misin, yolcuğunun? Kendine yolcusun! Kendi gönül âlemine… Bunu fehm ettiremeyecek kadar toy mu düşüncelerin? Yola revan olduğunu hissettiremeyecek kadar gafil mi düşlerin?”

Kendini okuması gerektiğini haykıran bir ses vardı ve dem a dem yankılanıyordu zihninde. “Madem okumayı bu denli seviyorsun” diyordu. “O vakit ilkin kendini oku! Oku ki ardınca gelen her okuyuşun sana ‘seni’ buldursun… Bul ki seni var edeni bilesin, tanıyasın…”

“Sahi” dedi ansızın! “Ben kimim? Neyim? Beni var edenin hangi isminin bir tecellisini taşıyorum üstümde ki ‘halife’ diye isimlendirildim? O Halık-ı Mutlak’ın hangi sıfatının bir ayinesiyim?”

Bu sorular zaman zaman beynine hücum etmiyor değildi. Lakin bu denli derin bir analizin içinde ilk kez buluyordu kendisini. Eskiyi karıştırışının payı vardı bunda, muhakkak. Ancak o, durumu olabildiğince lehine çevirmenin telaşını yaşıyordu.

“Peki” dedi ardınca. “Bana -belki de yoktan var edilişimin hatırına- verilen yetenekleri ben hep kendimden mi bildim? Keşif yolculuğum benim için ne derece inkişafa dönüştü? Yoksa bir kâşif edasıyla, kendini bir şey zannedenler sınıfına mı dâhil oldum? Oysa zaten var olan bir şeyi bulmak/keşfetmek; gururu değil onuru gerektirir… Ya ben ne derece onurlu davranıyorum? Yaratıcımın bana derç ettiği kabiliyetleri ve ilham ettiği güzellikleri kendimden mi biliyorum? Ve bunlarla övünüyor muyum?”

Bir an ürperdiğini hissetti. İliklerine kadar üşümüştü. Şeytan aleyhilla’nenin tavrı düştü belleğine. O, âlemlerin rabbi olan Allah’a; yaratılışının inceliklerini öne sürerek isyan etmişti. Kibirlenerek…

“Şu halde” dedi başını sallayarak. “Sorgulayışım ve kendimi okuyuşum, kibre ve gurura kapı aralayacaksa; bu yolculuğa hiç çıkmamam gerekmez mi?”

Düşündü! Bu meseleye biraz daha derin bir tefekkür ile yaklaşması gerektiğini anlıyordu. Zira hem ayeti kerimeler hem de hadisi şerifler bu yolculuğa muhakkak çıkılması gerektiğini belirtiyordu.

“O zaman” dedi tam bir iç huzuru ile. “Bendeki, beni ‘ben’ yapan erdemleri/yetenekleri irdeleyip bulmam onları işlemem içindir! Onları hiç keşfetmemek bir insan için büyük bir kayıp olduğu gibi ham halinde bırakması da tam bir felaket olsa gerek. Ve tabi keşiften sonra yanlış yöne kanalize etmesi de…”

Öyle ya, insanın mayasına katılan bir takım haller vardı ki; bunların ham halde kalması insanı hayvan derekesinde bırakıyordu. Gazap ve şehvet gibi… İşte bu kuvvetlerin insani ve İslami bir ölçü içerisinde, dengede tutulması şarttı. Ve hatta başarabilen kimse için tam bir bahtiyarlık ve adeta ‘cihad’tı… “Mücahit nefsiyle savaşandır” (Tirmizi) ifadesi ve “Kuvvetli pehlivan güreşte başkasını yenen değildir; asıl pehlivan, öfke sırasında kendine hâkim olabilendir” (Buhari) izahı bu noktaya işaret ediyordu belki de…

Üstelik bu gibi özellikleri, Kur’an-ı Kerim de muttakilerin özelliği olarak belirtiyordu. Yani olgunluk ve vakarda; takvada yarışanların…

Tüm bunları düşünürken birden aklına yakın bir arkadaşıyla yaşadığı bir olay gelmişti. Arkadaşı kendisinin ona dair beslediği iyi ve güzel hisleri suiistimal etmiş, arkasından hiç de hoş olmayan bir takım işler çevirmiş ve nahoş sözler sarf etmişti. Üstelik sürekli görüştüğü birisiydi ve bu durum da aynı oranda tekrar ediyordu. Kendisi ise bu durumun farkına yıllar sonra varabilmişti. Yaşadığı hayal kırıklığı bir yana kabaran öfke duyguları onu adeta esir etmiş, gözünü karartmıştı. Ve bir çırpıda aralarındaki bağı söküp atmış; yaptığı yanlışları bir bir yüzüne vurmuştu.

Esasen bunu yapmadığı taktirde ‘saf’ ve ‘ezik’ biri olarak yaftalanacağı korkusu onda galip gelmişti de; nefsi bunu ona şirin göstermişti. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” silahını kuşanan nefsine karşı etkin bir siperinin olmayışını şimdi acı acı tahlil ediyordu.

“Desene” diyordu inlercesine. “Her ne kadar haklı da olsam nefsim ağır basmış ve ben fıtratım da var olan öfkemin kurbanı olmuşum! Öfkem beni nefsime esir etmiş de uygulamaya karar verdiğim yöntemi doğru sanmışım. Ne de yenik bir pehlivanmışım…”

Öyle ya haksızlık karşısında kabaran bir öfke ancak kontrol altına alınabilirse şecaat erdemini doğurabilirdi. Hem şecaatin tezahürlerinden biri de hilim sahibi olmak değil miydi? Peki ya hilim ne demekti? Akıllı, sabırlı, temkinli, vakarlı ve yumuşak huylu olmak; bir başka deyişle öfke her kabardığında itidali ve sükûneti korumaktı.

“Evet” dedi kararlı bir ses tonuyla. “Kötülüğe karşı iyilik göstermek; her şey lehine iken karşındakine -yerden yere vurmaksızın- nasihat etmen asla acizlik ve zillet olarak yorumlanamaz. Öyle olsa Allah hiç ‘Kâfirlere karşı çetindir onlar, kendi aralarında merhametliler’ izahında bulunur muydu?”

Üstelik Hz. Ali (RA)’nin tavrı hafızalarda henüz capcanlı olarak öylece duruyordu. O Allah’ın kılıcı boynunu vurmak üzere olduğu kimse yüzüne bir top tükürük fırlattığında; anında kılıcını indirmiş, kibre asla kapılmamış, öfkesinin kendisini esir almasına müsaade etmemiş ve Mevlana’nın ifadesiyle şöyle demişti:

“Ben kılıcımı Allah için vuruyorum. Allah’ın kuluyum ben, ten memuru değil! Allah`ın aslanıyım, hevâ ve heves aslanı değil; işim dinîme şâhittir. Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum. Savaşta diriltirim, öldürmem. Saman çöpü değil, sabır ve adâlet dağıyım. Kasırga dağı kımıldatabilir mi? Öfke, hiddet padişahlara bile sultanlık eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, onun üstüne binmişim. Hilim kılıcım öfkemin boynunu vurmuştur. Ben mademki hürüm; hiddet beni nasıl bağlar, kendisine nasıl kul eder?”

“Ya Rab!” diyordu tüm samimiyetiyle. “Beni bir an bile nefsimin ellerine bırakma. Bana şu fani dünya hayatında kendimi bulmam için yardım et. İlim ve hikmet kapısını sonuna kadar aç. İnanıyorum ki; kendini hakkıyla okuyan/bulan/bilen Seni de bulur/tanır. Bana lütfettiğin yeteneklerin keşfinde yolumu aydınlat. Göğsümü genişlet. Öz güvenimi pekiştir. Bana bahşettiğin güzellikleri, yolunda harcama bahtiyarlığını yaşat. Bende iyilik namına her ne varsa Sendendir. Kötülük namına her ne varsa nefsimden ve kibrimdendir. Öfkemi budamama yardım et. Ki; şecaat dal versin. Sevgimi kontrol etmeme yardım et. Ki; muhabbet filizlensin. Her ne eklediysen hamuruma; keşfetmeyi ve yoğurup pişirmeyi bana nasip et. Ki; o aştan ruhum da doysun, aklım da, gönlüm de. Ve dahi anne-babam da nasipdar olsun eşim de, çocuğum da, arkadaşım ve davadaşım da…”

Elif Yüksek
 
Bu Yazi 2142 kez okundu
  UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Toplam (0) adet yorum eklenmiştir.
» Birbirimizin İzzetini Koruyalım! 12 Aralık 2015 Cumartesi 16:30
» Hisler Yumağına Takılan Kuşum! 27 Ekim 2015 Salı 14:40
» Yırtık Ayakkabılar 05 Mayıs 2015 Salı 03:58
» Gönül denizimizin sahiline neler vuruyor? 14 Ocak 2015 Çarşamba 17:29
» Allah'a Ismarlanmak! 19 Ocak 2013 Cumartesi 23:25
» Başörtüm! 21 Aralık 2012 Cuma 17:02
» Sevgiyi vefayla taçlandıranlar! 13 Kasım 2012 Salı 00:51
» Ayet Bakışlım! 14 Ekim 2012 Pazar 14:57
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
ALINTI YAZARLAR
Diğer Yazarlar
 
SON YORUMLAR